DÜNDEN BUGÜNE
SAFRANBOLU’NUN AKVEREN
KÖYÜ
PROF. DR. HALİL İBRAHİM ATAY
Safranbolu Belediye Başkanlığı
Kültür Yayınları
Yayın no:
İÇİNDEKİLER
I.Yazarın Özgeçmişi
II. Önsöz
III. Köyün Tanıtımı
IV. Köyde Geçim
1.Tarla Tarımı
2.Bağlar
3.Bostanlar (Çay)
4.Hayvancılık
V.Köyde Sosyal Hayat
1.Okul
2.Cami
3.Dinî Bayramlar
4.Düğünler
5.Yaz Eğlenceleri
a.Hıdrellez
b.Balık tutma
c.Avlanma
d.Kuyu Kebabı
e.Mehtaplı Gece Sohbetleri
6.Kış Eğlenceleri
a.Lokma Sırası
b.Bandırma Sırası
c.Oturak Âlemi
d.Komşu Ziyaretleri
VI.Belgeler
I. YAZARIN ÖZGEÇMİŞİ
II. ÖNSÖZ
Bu kitapçık, benim çocukluğumdaki (70 yıl önceki) Akveren’i yani, gurbetteki bir erkeği (baba veya oğul) dışında, her evin dolu olduğu, tarlaları, bağları, bahçeleri, bostanlarının üretimi ve hayvancılığı ile kendi kendini besleyebilen, tuzdan, gazdan, giyim kuşam ve vergiden başka hiçbir şeye para vermeden, âdet ve örflerine bağlı olarak hakikî köy hayatı yaşayan Akveren’i genç kuşağa anlatmak için yazılmıştır.
Her mevsim her ihtiyacını kendi mülkünden karşılayan, kışın değil, birkaç gün veya hafta hatta aylarca köye ulaşılmasa hiçbir şeye muhtaç olmama durumundaki bu köy, bugün bağlarının, bahçelerinin duvarları yıkılmış, tarlaları gibi, onlar da yıllardır işlenmemiş, yabanlaşmış olup ormanlaşma aşamasındadır.
Araç Çayı vadisinde yer alan, cennet bahçeleri gibi verimli bostanları (çaylar), bend ve arkların yıkılıp bozulması sonucu, sulama olanaklarının yok oluşu ile, çalılar, ısırgan ve bögürtlenlerle kaplanarak elden çıkmıştır.
Bugünün Akveren köyünde kendi ürettiği ne et ne süt ne sebze ne meyva (dut, ceviz hariç) vardır. Köy tam bir dağ köyü olmuş, zaten Orman İdaresi de gelip, köy arazisini orman arazisi olarak benimsemiştir.
Köy kışın, birkaç evde birkaç kişi dışında tamamen boştur. (Büyük çoğunluk İstanbul’da, bir kısmı da Ankara’da yaşamaktadır).
Köyün menbaları kurumuştur. Araç Çayı vadisinde açılan kuyudan köye motorla su basılmaktadır. Bu suretle su bile, para sarfedilerek temin edilir olmuştur. Bugün köyde bedava olan tek şey köyün temiz havasıdır. Bütün yıl boyu kendi kendini besleyebilen köylü, bugün arabası bagajında İstanbul’dan veya Safranbolu’dan getirdiği birkaç günlük yiyeceği bitince, hemen Safranbolu, Karabük marketlerine koşmakta veya kamyonla köye gelen seyyar satıcıda ne bulabilirse onu almak durumunda kalmaktadır.
Sanayileşme sürecindeki bütün ülkelerde olduğu gibi, şimdi Türkiye’de de köylerden büyük şehirlere göç, tarım nüfusunun azalması yönünde bir değişimi söz konusu kılmıştır. Bu değişim genelde köy hayatını çökertirken, göçe uğrayan şehirlerde hayatı zorlaştırmıştır.
Akveren köylüsü tedrîcen boşalttığı köyünden İstanbul'a ve Ankara’ya gitmekle bir mağduriyete uğramamış, pişmanlık duymamıştır. Çünkü, harpte de sulh zamanında da çok lüzumlu, geçerli ve kazançlı bir meslek olan fırın işletmeciliği, Safranbolu yöresinin, özellikle de Akveren köylüsünün mesleğidir. (Son zamanlarda Rizeliler de söz konusu). İstanbul’un hemen her semtinde bir Akverenli fırıncıya rastlamanız mümkündür. Öte yandan gençlerin büyük çoğunluğu yüksek öğrenime yönelmişlerdir. İstanbul ve Ankara üniversitelerinin çeşitli fakültelerinden mezun çoğu mühendis, ekonomist, doktor olmak üzere, tahmin ederim, en az 150 meslek adamı mevcuttur. Köyün okuyamayan gençleri de hiç işsizlik derdi çekmemişlerdir. Çalışma yaşına gelen genç, köyümüz fırın patronlarından istediğinin fırınında çırak olarak işe başlar, bir süre sonra tezgahtar, sonra pişirici olur. Daha sonra o da bir fırın açarak patron olur. Bu olanaklar sayesindedir ki eskiden köyde eşeği olmayanların bile bugün kapılarında son model otomobiller var.
Şimdi bana “Pekiyi, senin şikayetin yahut özlemin ne?” diye sorduğunuzu düşünüyorum.
Benim özlemim, bütün Türkiye için, köylünün köyünde kalkındırılması politikasının uygulamaya koyulmasıdır. Köylünün hem otomobili olmalı, hem de tarlası ekili, bağı, bahçesi, bostanı mamur, köylü olmanın bütün nimetlerinden faydalanmaya devam ediyor olmalı. Köyler terkedilmiş arı kovanı gibi boşalınca, köyüne gelen köylü, olmuş çeşitli meyveleri dalından, üzümü kütüğünden kendisi koparıp yeme, hormonsuz sebzeleri kendi bahçesinden, bostanından toplayıp pişirme zevkinden mahrum olunca köyler de, ölü-diri hatırına, yazın kısa süreli olarak ziyaret edilen yerler durumuna dönüyor.
İstanbul, Beylikdüzü, Mart 2004
III. KÖYÜN TANITIMI
Akveren köyü Safranbolu’nun doğusunda, Kastamonu karayoluna paralel bir hat üzerinde yer alan Yazıköy-Konarı-Yörük köylerinden sonra gelen büyük köylerden biridir. Bu sıralama büyüklük bakımından geçerli bir sıralamadır. Gerçekten Yazıköy dükkânları olan, yakınındaki suyu bol göl sayesinde bol sebze meyve yetiştirip pazarlayan, nüfusunu yerinde besleyebilen bir köydür. Konarı köyü de aynı gölden yararlanan benzer imkânlara sahip bir köydür. Yörük köyü, kısmen köyünde kısmen gurbette geçimini sağlayan, okumuşu çok, bu yönü ile Akveren köyüne benzeyen fakat daha büyük bir köydür. Bu dört köyün müşterek vasıfları evlerinin ve âdetlerinin Safranbolu’ya çok benzemeleridir. Zira bu köylerden en doğuda yani en uzakta olan Akveren, Safranbolu’ya 18 km. uzaklıktadır.
Akveren köyü, kuzeyinde Kepez diye bilinen alçak bir dağın, güneyinden akan Araç Çayı vadisine doğru tatlı bir meyille inen, 3 km. uzunluk, 5-6 km. genişlikteki yamaç üzerinde kurulmuştur. Mer’alarıyla beraber köy arazisi kabul edilen bu yamaç arazi kalkerli toprak yapısı, güneye bakan yüz oluşu ve meyillilik dolayısıyla kuraklık şartları taşır. Köy, 60 hanelik bir köydür. Altı mahalleden oluşur. Dört mahallesi güneyden kuzeye düz bir hat üzerinde olmak üzere Dere Mahalle, Cami Önü, Orta Mahalle, Kasımlar’dır. Doğuya doğru bir mahallesi Kayadibi, sonra güneydoğu yönünde Yukarı Köy yer alır. Anlatılan şekilde dağılmış mahalleleri ile bir baştan öbür başa uzunluk takriben 2- 2,5 kilometreyi bulur ki bu durum, karlı kış aylarında Ramazan davulcusu Rahmetli Topal Rıza’yı çok zorlardı.
Köyün bir mahallesinin ayrı bir çeşmesi, her çeşmenin ayrı bir su kaynağı vardı. Hepsinin kaynakları köyün hemen kuzeyindeki Kepez yamacında sıralanırdı. Bütün çeşmelerin de bol suyu vardı. İhtiyaç fazlası sular çeşme kurnalarından boşa akar, bu sular münavebe (sıra) ile bahçe sulamalarında kullanılırdı. Bahçelerde yetişen ağaçlar erik, elma, armut, nar, ceviz, badem, asma, dut vs. köy boyunca yeşil bir şerit oluşturur. Ayrıca, köyün içinde (bahçeler dışında) Hayrat adı verilen dut ağaçları, ceviz ağaçları vardır. Köy mezarlığında toplu halde bulunan kalın gövdeli, yaşlı sakız ağaçları tarlalar çevresinde bulunan meşe, sakız, ceviz, çitlembik ağaçları da köyün yeşillikli görünümünü tamamlardı.
IV. KÖYDE GEÇİM
1.Tarla Tarımı
Köyde herkesin az veya çok tarlası, bağı bahçesi, Araç Çayı Vadisinde sulanabilen bostanı (çay) vardı. Önce de belirtildiği gibi, köy arazisi toprağı süzek (kalkerli), meyilli, daima güneş alan güney bakılı olduğu için, ziraat için verimli değildir. Bire üç ancak alınabilirdi. Gene de gübreleme, nadasa bırakma, çifte sürme gibi yollarla ihtiyacından fazla üretim yapıp satabilenler vardı. Örneğin Toruçgil, Çekiçgil, Hatıpoğgil gibi köyde çoğunluk üç harman, beş harman sürerken bunlar 20-30 harman sürer, onlar için ırgatlık bir aydan fazla sürebilirdi. Ancak, köyde bu aileler ihtiyacından fazla üretip satabilirlerdi. Gerçi herkes kış için her türlü tarımsal ihtiyacını karşılasa da köylüye kazanç temin edecek bir üretim söz konusu değildi. Bu yüzden eskiden beri gurbete çıkmak, ev erkeğinin dışarıda (genellikle İstanbul’da fırın işçiliği veya patronluğu) para kazanması şarttı. Zira vergi (yol parası), tuz, gaz, giyim kuşam için de para gerekiyordu.
Herkes kendi ihtiyacını kendisi karşılamayı düşündüğü için tarlalarını eker veya ektirirken tarım ürünü çeşitliliğini de düşünürdü. Örneğin, tavuklarına, hayvanlarına yem için tarlasının birine veya bir kısmına arpa eker, bir kısmına fiy eker, bulgur yapmak için bir başka yere kaplıca eker, kışlık un için, erişte, tarhana, nişasta yapmak için en fazla da buğday ekerdi.
Köyde yakın zamana kadar traktör yoktu. Türkiye’de en çok olduğu dönemde bile bir veya iki kişide traktör oldu; onlar da çabuk yok oldu. Eskiden beri hep öküz ve kara sapanla olageldi tarımsal faaliyet. Öküzü olanlar kendi işleri bitince veya arada yevmiye ile komşularında tarlasını eker, harmanını sürerdi. Sıkışık hallerde yakın dağ köylerinden (Yacı, Oğulveren, Pöldüren) yardım alınırdı. Harman zamanı köylünün en sıkışık zamanıdır. Önce arpa olmak üzere mahsul çabuk olgunlaşır. Olgunlaşma beklenmeli fakat hasat geciktirilmemelidir. Mahsul uzum zaman olgun olarak tarlada bekletilirse, ya başak bütün olarak kırılır yahut danelerini toprağa döker. Onun için vaktinde tarlaya girilip ekin boylu ise biçilerek, boysuz ile oraklar ile toplanarak tepecikler halinde bir araya getirilmelidir.
Bu aşamada köylü birbirine yardımcı olur. Gübrelenmiş (sadece ahır gübresi bilinir ve kullanılırdı) yahut dinlendirilmiş (nadasa bırakılmış) yahut düz ve toprağı derin tarlalarda ekinler boylu olur, tırpanla biçilir. Kurak sığ topraklarda, gübresiz eğimli tarlalarda ekinlerin boyu tırpana gelmeyecek kadar kısa olur. Böyle hallerde mahsul elle yolunarak (orak yardımıyla) toplanır; zahmetlidir, zaman alıcıdır. Örneğin üç hektarlık bir tarla yolmalık ise, bunu altı kadın bir günde yolsa, aynı büyüklükteki bir tarladaki boylu ekini iki tırpancı bir saatte biçer. İki tırpancı diyorum. Genellikle tırpancılar ikişer ikişer dolaşıp iş arayan kişilerdir. Zira köylerde herkes tırpan kullanamaz, bakımını yapamaz. Tırpancılar genç, güçlü adamlardır. Çok iştahlı, bol yiyen insanlardır. O yüzden köy evlerinde gereğinden fazla ekmek (yufka) yapılmışsa, komşular “Ne o, tırpancın mı var?” derler. Böyle bir deyim köy dilinde yerleşmiştir. Tırpancılara öğle yemeği, beşli büyük sefer tası seti ile tarlaya götürülür. Onlar tarla kenarındaki meşelerin kaba gölgesinde yemeklerini yerler.
Irgatlı denen harman zamanı (hasat zamanı) sürecinin ikinci aşaması harman yerlerinin hazırlanmasıdır. Herkesin münferiden bir harman yeri hazırlaması gerekmez. Çok tarlası olan, fazla ekini olanların münferit harmana ihtiyaçları vardır. Diğerleri bir harman yerinden sıra ile faydalanabilirler.
Harman yeri hazırlamak önemli ve oldukça da zor bir iştir. Şöyle ki; kuzeye açık, evlere en yakın düz bir tarla seçilir. Bu tarlanın ortasında yarıçapı takriben 15-20 metrelik bir daire içindeki taşlar, çakıllar elle toplanır. Tarla “taban” denen bir alet geçirilerek tesviye edilir. Her türlü diri ve ölü örtüden arındırılır. Sonra güneyinden başlayarak adım adım bol su ile sulanır ve sulanan kısım üzerine saman serpilerek geri geri çekilerek bütün dairenin sulama ve samanlanması sağlanır. Sonra samanlanan ilk kısımdan başlamak üzere, silindir şeklinde bir taş iki kişi tarafından dikkatle çekilerek bütün daire içinde defaatle gezdirilir. Bu sûretle zemini düz ve sert, üzerinde “düven” sürülecek harman yeri hazırlanmış olur.
Yolunarak yahut biçilerek tarlada küçük tepecikler halinde toplanmış olan ekinler öküz arabaları ile harman yerine getirilir. Harman yerinin kuzeyi ve güneyi boş bırakılarak doğusuna ve batısına taşınan ekinler, geniş ve yüksek duvarlar halinde yığılır. Tabiîdir ki bu yığınak yapılırken arpanın ayrı, kaplıcanın ayrı, buğdayın ayrı yığılması, keza mahsulü az olan komşuların aynı harmandan yararlanması söz konusu ise, her birinin yığınının veya yığınlarının ayrı olması gerekir.
Harmanın kuzey kısmının açık bırakılması, akşama doğru esmeye başlayan ve savrularak samanla daneyi ayırmada etkili “tınar yeli”nden yararlanmak içindir. Güney yönünün açık bırakılması da aynı sebebe (rüzgârın önünü açık tutmaya) dayanır.
Ayrıca, savrulmada güneyde saman yığını toplanır. Tarlalardaki bütün mahsul harmana gelip yığıldıktan sonra düven sürme aşaması başlar. Harman yerine, sabahleyin hangi yığından başlanacak ise, o yığının üzerinden “diğren” denilen çatal el aletleri ile yeter miktarda sap (ekin) atılır. Atılacak miktar göz kararı ile ve bir çift öküzün ikindi vaktine kadar sapları saman haline getirebileceği miktar olmalıdır. Atılan saplar bütün harman alanına eşit kalınlıkta yayılır. Harman içinde dolaşan orta boylu bir kadının bel (kalça) hizasına kadar gevşek bir sap tabakası kalınlığı normal sayılır. Güneş sıcaklığını hissettirmeye başlayınca öküzlere düven koşulur ve düven üzerinde ayakta bir insan hem düvene ağırlık sağlar, hem de öküzleri yönetir. Öküzler devamlı sûrette daire şeklinde dolaşıp durur.
Düven sürücüsünün görevi sadece öküzlerin harman alanı dışına çıkmalarını önlemek değil, onların harman içine pisliklerinin düşmesine de mâni olmaktır. Bunu, düven önünde hazır bulundurulan bir çanağı, hayvanın kuyruğunu kaldırarak dışkılamak üzere olduğu işaretini vermesi üzerine, hemen kıçına tutmak sûretiyle yapar.
Düven her biri takriben 40 veya 50 cm. genişlikte iki kalın tahtanın birleşmesinden oluşmuş, ön tarafı kızaklarda olduğu gibi kalkık, uzunluğu da takriben iki metre civarında bir tarım aletidir. Altında birbirine paralel sıralar halinde çok sayıda (3-5 cm. boyunda) yarıklar açılmış, her yarığa yarısına kadar sert çakmak taşı denen keskin kenarlı taşlar çakılmıştır. İşte düven altındaki bu çok sayıdaki sert ve keskin taşlar üstündeki şahsın ağırlığı ile de bastırılarak saplar (ekin) üzerinde dolaşırken onları parçalamaktadır. Gün boyunca devam eden bu parçalamada başakların kırılıp danelerini bırakması, uzun sapların kısa boyutlara inip saman haline gelmesinde çakmak taşlarının mekanik parçalama etkisi kadar belki ondan daha da etkili olan faktör, kuvvetli temmuz sıcağıdır. Öküzler, düven bütün gün özellikle en sıcak saatlerde döner durur ve iki üç kişi de bu güneşin en yakıcı saatlerinde harmanda sapları karıştırıp kabalarını üste çıkarır. Çok kuru, kırılganlığı artmış saplar kolayca kırılarak saman boyutlarına doğru iner. Sabahleyin bel yüksekliğindeki harman kalınlığı akşam üzeri (ikindi vakti) 10-15 cm. ye iner. Uzun saplar saman boyutuna inmiş, daneler çözülmüş, harman olgun hale gelmiştir. Öküzler harmandan çıkarılır. Düven kenara çekilir. Harmandaki samanlaşmış sap ve saplardan ayrılmış daneler, yani olmuş harman materyali tırmıklarla yarısı harmanın doğusuna, yarısı batısına yığılıp “tınar yeli”nin çıkması beklenir. Tınar yeli çıkınca ellerinde yabalarla sıraya giren çoğunlukla kadın ve genç kızlar (gerektiğinde erkekler de katılır) yığından önlerine bir miktar çeker ve yabalarla savura savura karşı tarafa yürürler. Bu sefer ters dönerek o taraftaki yığından bir miktar önlerine çekerek savurarak geldikleri istikamete ilerlerler. Bu prosedürü tekrar ede ede harmandaki materyalin tamamı savrulmuş, tınar yeli sayesinde zamanla daneler birbirinden ayrılmış olur. Bu işlemin, aynı günün akşam üzeri esen “tınar yeli” süresi içinde (ki bu yel sürekli değildir. Çok kere güneş batımı sırasında kesilir) bitirilmesi, ertesi gün yeniden bir harmanın kurulabilmesi için harman yerinin boşaltılması gerekir. Bunun için tınar yeli başlayınca o gün kendi harmanı olmayan, boş olan herkes komşu harmanlardan birine koşarak “tınar savurma” işine gönüllü olarak katılır. Bu, köylerde çok tipik bir yardımlaşma örneğidir. Tınar savurma sonrası, daneler kalburdan geçirilerek çuvallara konup eve, saman yığını samanlığa taşınır. Harman yeri ertesi güne hazırdır. “Irgatlık” denen “hasat zamanı” Haziran ortalarından Ağustos başlarına kadar sürer. Daha önce de belirtildiği üzere, köyde çoğunluğun üç, beş, altı harmanlık işi vardır. 30 gün harman süren ancak iki, üç aile söz konusudur.
Harman yerinden ırgatlık sonunda da yararlanılır. Örneğin bulgur kaynatanlar bulgurunu tercihen harman yerine serdiği örtülerde kurutur ki bu kurutma iki, üç gün sürer ve eve götür getir olmasın diye gençlerden bir iki kişi harmanda yatar. Değirmene gidecek buğdayını yıkayanlar da harman yerinde kurutur (Bir günde kurur). Daha sonraları eriştesini, tarhanasını kurutanlar, hatta yatak yünlerini serip döverek kurutanlar da harman yerinden istifade ederler. Zira harman yeri çevresine göre temiz, betonlaşmış gibi sert, düz bir alandır. Harman yerlerinin gözde kullanım yerlerinden biri de köy düğünlerinde misafir ağırlama ve güreş tutma yerleri olmalarıdır.
2.Bağlar
Köyün tarlaları arasında her ailenin az veya çok (büyük veya küçük) bir bağı vardı. Örneğin bizim evimize 500-600 m. mesafede 4-5 hektar büyüklükte bir bağımız vardı. Girişte üstte bir oda ve balkonu olan "köş" dediğimiz bir yapı ve onun önünde yaz kış suyu olan bir kuyu vardı. Bağın kuzeyinde, kuyudan itibaren duvarlara paralel birbirini takip eden hendekler bulunurdu Bu hendekler kışın su ile dolu olur, güneye doğru hafif meyilli bağ arazisi (üzüm kütükleri ve bağ içinde serpili şeftali ağaçları) yazın dipten rutûbet alarak bu sulardan yararlanmış olurdu. Bağın duvar diplerinde çeşitli armut, elma, erik ağaçları, badem, kiraz, ayva, zerdali ağaçları bulunur. Duvar diplerinde kezâ yer yer de beyaz ve siyah incir kümeleri yer alırdı. İncir bizim oralarda Ege bölgesinde olduğu gibi ağaç halinde değil, öbekler halinde boylu çalı görünümündedir. Uzun boylu bir insan olgun bütün incirleri merdivensiz toplayabilir.
Bağı oluşturan üzüm kütükleri belli bir düzen göstermez; gelişigüzel dağılmıştır. Çok çeşitli üzüm söz konusudur. (Ak üzüm, kara üzüm, şehir üzümü, çavuş üzümü, parmak üzümü, müşküle, misket vs.) Bağ içinde serpili olarak meyvesi kırmızı, sarı renkil şeftali ağaçları da vardır. Bağlarda sulama imkânı ve âdeti olmadığı için üzümler de şeftaliler de küçük fakat çok tatlı olur. Üzümlerin müşterek özelliği tatlı oluşları yanında çok ince kabuklu olmalarıdır. Duvar diplerinde yer alan armutlardan bir kısmı yaz armudu, bir kısmı da sonbaharda toplanıp kış boyunca yenilen kış armududur. Bademlerin de bir kısmı baharda yeşil yense de çoğu kışa saklanır. Bazı aileler iç badem olarak satar.
Üzümler 25 Ağustostan itibaren önce çavuş üzümleri olmak üzere olgunlaşmaya yüz tutar. Eylül sonunda bağ bozumu başlar. Hemen hemen bir buçuk aya yakın bir zaman diliminde köy çocukları olan bizler her gün bağın içinde adı geçen her türlü meyveyi ve üzümleri, tabiî olgunluğa erişmiş olarak dalından koparıp yeme imkânı bulmuşuzdur. Meyvelerin fazlası hoşaflık olarak kurutulur. İncirler reçel yapılır. Erikler kezâ kurutulur yahut pestil yapılır. Üzümler küfelere doldurulup hayvanlarla eve taşınır. Evin avlusunda bulunan büyük taş oluğa doldurulur. Bu oluğun dışa akımı olan bir kurnası vardır. Evin (yahut komşunun) genç gelin veya kızları tırnakları kesilmiş, ayakları iyice yıkanmış olarak bu oluk içine girerler; tepine tepine üzümleri ezmeye başlarlar; kurnadan devamlı şıra akmaya başlar. Bu şıralar kalaylı büyük kazanlarda toplanır. Şıra içine belli ölçüde “pekmez toprağı” diye bilinen alkelen beyaz renkte toprak koyularak kaynatılır. Sabaha kadar dinlenmeye bırakılır. Sabahleyin toprağın dibe çöktüğü parlak renkli şıranın, pekmez kaynatmaya mahsus geniş ve derin tavalara akması başlar. Bu tavalar gene avluda “pekmezlik” adıyla tanınan yan yana ocaklar içeren büyük şömine ocakta bol odun ateşi ile kaynatılmaya başlar. Özellikle pekmez kıvama yaklaşırken taşma tehlikesi arttığından ocağın başından hiç ayrılmamak gerekir. Kıvamı tanıyanlar pekmez tavalarını zamanında ocaktan indirir.
Eğer kış için bir miktar “bulama” da yapılsın isteniyorsa, pekmez tavasından birinin biraz daha fazla kaynatılması gerekir. Bu tava önce soğumaya terkedilir, sonra düz bir yere, çuval veya minder serilerek tava sağa sola oynamayacak şekilde yerleştirilir. Tavanın iki yanına karşılıklı iki kütük yahut kısa olarak konur.(?) Genç ve kuvvetli iki hanım kollarını dibe kadar sıvayıp karşılıklı otururlar. İki üç yumurtanın beyazını bir tabak içinde iyicene çırpıp pekmeze ilave ettikten sonra elleri ile pekmezi uzun zaman döverler. Dövdükçe pekmez hem beyazlaşır hem koyulaşır (Zaten bizim oralarda buna “bulama” denmez; “ak pekmez” denir.) Kıvamına gelen ak pekmez tahta ölçeklere koyulur; katılaşmaya bırakılır.
Taş olukta kalmış üzüm posasına bir iki kova su dökülüp, karıştırılıp çiğnendikten sonra çuvallara koyulup gene taş oluk içinde üzerlerine ağırlık (el değirmeni taşı) konarak sızan, bu defa sulu olan ikinci şıra pekmez yapılmaz; sirke yapılır. Sonbaharda bol miktarda biber, salatalık, domates, lahana turşusu kurulur. Turşu ziftli çömleklerde veya küplerde, cam damacanalarda kurulur. Ev ihtiyacından fazla yapılır. Dağ köylerinden gelen misafirlerin giderken heybelerine koyulur; böylece köylerinde çocuklarının da yararlanması düşünülür.
3.Bostanlar (Çay)
“Bostan” Türkiye’nin birçok yerinde karpuz, kavun tarlalarına verilen addır. Bizim köyümüzde bostan “çay” aşağıda anlatılan anlamdaki üretim alanıdır. Şöyle ki:
Köyümüzün doğusundaki Dağdabası köyü ile Akveren köyü müştereken, Dağdabası köyü doğu sınırında Araç Çayına kadar müdahale ederek kazıklar, dallar, taşlarla (bir nevi bent) su kabartarak bir miktar suyu, kuzeyden geçen Kastamonu-Safranbolu yoluna paralel açılan ve Akveren köyü arazisinin batı hududunda son bulan (O noktada bir de değirmen vardır) takriben beş, altı kilometrelik bir kanala sevkeder. Bu sulama kanalına “ark” denir. Ark bir insan boyu derinliğinde, bir buçuk metre genişliğinde olup, iki değirmen çevirebilecek miktarda su akıtır. Köylülerin bostanları işte bu ark denilen sulama kanalı ile, güneyden bu kanala paralel akmakta olan Araç Çayı arasındadır. Kanaldan (arktan) alınan sularla herkes kendi bostanını “salma su” ile sular. Araç çayı istikametinde hafif bir meyil olduğundan sulama kolay olur. Fazla su Araç Çayına karışır.
Köyde her ailenin “çay” diye anılan bu sulanabilen arazide küçük veya büyük ve ama herkese ihtiyacını karşılamaya yeten bir bostan (bahçe) alanı vardır. Toprak, taban arazisi olduğu için derin ve münbit bir topraktır. Sulamada kullanılan Araç Çayı suyu o zamanlar kezâ berrak, içilebilen bir suydu. Bu şartlara ilaveten, hayvan gübresi kullanımı da var olunca bu bahçeler biraz sonra anlatacağım çeşitli üretimiyle cennet bahçelerini andırır. Ancak bu güzelliğin, verimliliğin devamı bendin bozulmaması ve kanalın (arkın) temiz tutulmasına bağlıdır. Özellikle Haziranda gündönümünde vaki olan büyük seller Araç Çayını azgınlaştırıp bendi yıkmakta, suyun kesilmesine sebep olmaktadır. Bahçeler susuzluktan yanmadan köyler halkının imeci usûlüyle, fiilen katılamayanların yerlerine yevmiyeli işçiler tutarak suyun tekrar salınmasını temin etmeleri gerekir ki genellikle bunu hemen yaparlar.
İkinci önemli husus, arkın (kanalın) temiz tutulmasıdır. Muhtarlık su salınmadan önce arkın temizlenmesini (ark silme) ısrarla ister ve bu işi herkesin yapmasını temin eder. Bu sûretle yaz boyunca sulama imkânı olan bu bahçelerde neler bulunur? Ben bizimkini örnek olarak anlatayım. Kapıdan girince ark kenarındaki meşe ve erik ağaçlarına sarılmış asmalardan salkım salkım üzümler sallanmakta, ark üzerindeki küçük köprüyü geçince arka paralel dar bir şerit arazide kırmızı elma ağaçları, erik ağaçları, ondan sonraki daha geniş bir şeritte büyükçe bir oda büyüklüğündeki bir kısımda bamya, bir salon büyüklüğündeki alanda domates, bir o kadar yerde salatalık, bir oda büyüklükteki yerde patlıcan, yanında bir o kadar sahada biber, müteakip parselde gene bir kısım yerde çalı fasulyesi, yanında kabak, yanında soğan, sarımsak, nane, maydonoz vs. Arazinin geri kalanının tamamında mısır ile fasulye tohumu karıştırılarak ekilir. Mısırlar fasulye için sırık görevini görür, fasulyeler mısırlara sarılarak yükselir.
Bahçenin yahut bostanın yahut genel anlamda “çay”ın kenar hudutlarında erik ağaçları (bunların bazılarına üzüm asmaları sarılmıştır), gene elma, ceviz, şeftali bulunur. Erikler çok çeşitlidir. İlk olgunlaşan ak erik, en yaygın olan “çankırı eriği” olarak bilinen yuvarlak kırmızı eriktir. Siyah mürdüm, sarı renkli mürdüm, bardak eriği, “deli erik” başlıca erik çeşitleridir. Deli erik çok iri, hemen hemen küçük bir tavuk yumurtası yahut küçük bir şeftali büyüklüğündedir. Isırmadan, ağıza bir defada alınıp yenemeyecek kadar büyük, çok sulu bir eriktir. İki tane yerseniz acele aptes bozacak yer aramaya başlarsınız. Onun için babaannem bu eriği ayrı toplar, öteki eriklere karıştırmadan onun ezmesini, pestilini ayrı yapar, kışın kabızlık çekildiği hallerde, akşamdan suya konmuş bir miktar delierik pestilini veya ezmesini müshil yerine kullanırdı. Diğer eriklerden mürdüm erikleri, bardak eriği, çizilip kurutularak hoşaflık için kullanılır. Bunlardan fazla olanlarla Çankırı eriğinin ezmesi, pestili, şerbetliği yapılır. Çayda (bostanda) yetişen şeftaliler, sebzelerle devamlı sulandığından bağda yetişen şeftalilerden hem çok daha büyük, hem ince kabuklu ve çok suludur. Bağdan toplanılan şeftaliler kalburlarda evde günlerce bozulmadan dururken, çaydaki şeftaliler küfelerde çaydan köye kadar eşek sırtında getirilirken bile bozulma, akma istidadı gösterir. Babaannem çay şeftalisini ya hemen komşulara dağıtır yahut en yakın dağ köyü “Yacı”ya gönderip orada dağıttırırdı. Tabiri de “Oğul çürüyeceğine insan kursağına gitsin” olurdu. Zaten Safranbolu’da misafire meyve ikram edildiğinde nazlanır yemez yahut çekingenlik gösterirlerse “Yiyin Allah aşkına, siz yemezseniz ineklere vereceğiz” diye ısrar edildiği söylenir.
Elmalara gelince; yaygın olan elma, ince kabuklu, sulu, kırmızı renkli “Kastamonu elması”dır. Bu elmanın ağaçtan elle toplanıp ihtimamla taşınması halinde, tavan arasına serilmesi sûretiyle Nisan, Mayıs aylarına kadar çürümeden (sadece hafif buruşarak) kaldığı görülür.
Yere düşen, elle toplanmayanlar doğranıp (dilimlenip) çekirdekleri alınarak kurutulur ve hoşaflık olarak saklanır. Bunun dışında yeşil, mayhoş, çok iri bir elma da “eşek elması” diye bilinen elmadır; çok yaygın değildir.
Ceviz ağaçları sebzelerle sulandığı için bağlardaki, tarlalardaki ceviz ağaçlarına nazaran çok büyümüş ağaçlardır. Bizim çaydaki ceviz ağacımızın gövdesi çok kalın, tepesi çok geniş bir küre şeklinde idi. Her sene meyve verir, iki senede bir de çok zengin meyve verirdi. Böyle yıllarda bir tek ağaçtan 16 gaz tenekesi ceviz alırdık. Avuçta kırılan, ince kabuklu, içi beyaz ve hiç çürüğü olmayan bir cevizdi.
Yaz boyunca haftada bir sulanan bu bahçeler canlı yeşilliği, her çeşit ürünü ile çok cezbedicidir. Köylü her vesile ile her gün çaya iner. Çay ile köyün arası üç kilometredir. İniş yokuş aşağı kolay (ve 20-25 dakika), dönüş yokuş yukarı zordur. Merkeple (hele merkepte yük de varsa ki daima olur) 50-60 dakikayı bulur.
Çayda öğle yemeği için hemen ocağa bir tencere koyulur. Hemen toplanan taze fasulye, domates, soğan vs. ile etli bir fasulye pişirilir. Bulgur veya pirinç pilavı pişirilir. Asmalardan bir sepet üzüm toplanıp arka (suya) sallandırılır, soğumaya terkedilir. Mis gibi kokulu taze hıyar olgun kıpkırmızı domateslerle bol salata da yapılınca öğle yemeğine oturulur. Kaba meşe gölgesinde, akarsu kenarında iştahla öğle yemeği yenirken meşe ağacına sarılmış asma üzümünden nasibini almaya gelen “sarı asma” kuşlarının sesi duyulursa, hemen yandaki tüfeğe sarılıp sarı asma avı da bu arada gerçekleşir. Yemekten sonra gençler Araç Çayına yüzmeye gider. Yüzülecek yerler çayın yer yer kıvrımlar yaptığı yerlerde şişkinlik yapıp derinliği insan boyunu aşan kısımlarıdır. Buralarda hem yüzülür hem de yüzerken su da içilir. Çayın bu kısımları sazan balığı avlamaya da müsait olan kısımlarıdır. Gençler Araç Çayında yüzerken, küçük çocuklarla kadınlar da arkda yıkanırlar. Arktaki su kadınların göbek hizasında bir derinliğe sahiptir. Çayın suyuna nazaran biraz bulanıktır. Su yüzünde, geçtiği bahçelerdeki ağaçlardan düşmüş elma ve cevizler gelir. Bunların iyilerini yüzerken toplayıp kıyıya atmak çocukların hoşlandığı bir iştir. Yüzme (serinleme) sonrası ocağa en büyük tencere tekrar konur. Taze mısır pişirilmeye başlar. İkindi vakti gençler dönünce mısır ve ceviz yeme faslı başlar. Kebap mısır sevenler zahmetine kendisi katlanmak üzere, ocakta birikmiş kor ateşte mısırını pişirir. Ayrıca ceviz öşerek (çakı ile iç çıkararak) hazırlık yapılır. Mısırı cevizle beraber yemek çok iyi olur.
Akşama doğru (güneş batımına bir saat kala) köye dönüş hazırlığı başlar. Küfelere domates, hıyar, patlıcan, biber evin birkaç günlük ihtiyacı sebze ile olgunlaşmış (bırakılması halinde çürüyecek olan) meyveler konur. Koçanları alınmış boş mısır kozaları kesilip akşam sağılırken ineklere verilmek üzere hazırlanır. Küfeler karşılıklı eşeğe yüklenir. Mısır kozalarının yarısı bir tarafa yarısı öbür tarafa olmak üzere küfeler üstüne konup bağlanır. Ailenin en yaşlısı (babaanne veya dede) küfelerin arasına (semerin oturak yerine) oturur. Gençler de arkadan yürüyerek köy yoluna çıkılır. Daha önce de belirtildiği gibi arazinin meyili nedeni ile çıkış inişe göre zordur. Yolun yarısına yakın bir yerde “Çatal sakızlaa”da veya “Yarımeşe”de yayaların biraz durup dinlenmesi âdettir. Köyümüzün yetiştirdiği ilk yüksek öğrenim görmüş kuşağından, şair ruhlu sayın valimiz Nail Memik’in “Çatal Sakızlaa” adlı şiirini buraya alıyorum ve kendisini rahmetle anıyorum.
Çatal Sakızlaa
Çaydan köye dönerken yokuşun ilk durağı,
Ardında Delioğlan’ın, Ömer Çavuş’un bağı,
Cin Doruğu’na yakın birkaç örümcek ağı...
Sana kişilik verdi bir çatal dal, sakızlaa;
O yıllardan bu yana, adın: Çatal Sakızlaa
Karşı dağlarda Çerçen, ötede Kadıbükü,
Özgür özgür seyrettim üstünde mavi gökü
Genellikle bu yolda merkepler çekti yükü,
Ayaklarında, şık şık ederdi nal, sakızlaa
Artık hatıraların kaldı Çatal Sakızlaa.
Kadınlar, dönerdi köye akşam yelinde,
Üstte uzun bir entari ve de Belbağ belinde,
Omuzda, kazma, kürek, bel vardı (bağ belinde)
Geçerlerse bir daha, gölgeler sal, sakızlaa
Yalnızlığına üzülme, küsme Çatal Sakızlaa
Başta üskülük, yazma ya da devrin Akpoğ’u
Konuşulan şeylerin dedikoduydu çoğu
Böylece çıkılırdı dik Abdulla Doruğu
Damad ve Gelinlerde de örterdi “şal” sakızlaa
Hatıralarda kaldı her şey Çatalsakızlaa
Erkeklerin başında kalpak, fes, şapka, külah
Belde Tosya kuşağı, kama, bıçak ve silah
Çedik, tahta yemeni, mes, kundura.. Fakat âh
Kimi yoksuldu, kimi yığardı nal, sakızlaa
Sen hepsini saygıyla yâdet Çatal Sakızlaa
Atla geçen olurdu, merkeple ya da yaya
Kağnılar, tırmanırken seslenirdi doğaya.
Kaç yıl baktım, “Yayla”nın üstünden doğan Aya
Bıkma bu güzellikten, ilhamlar al, sakızlaa,
Bulunur konuşturan seni, Çatal Sakızlaa
Pek çoğunun çok dardı evinin idaresi,
Bir kısmının harplerde kayboldu ciğerpâresi
Güneşte parladıkça Davdoba minaresi
Sen, düşünür kurardın nice hayal, sakızlaa
O zamanlar yeşildim, gürdün Çatalsakızlaa
“Deh” dediler dürttüler koza yüklü eşeğe,
Sığırların peşinde, çıkarlardı “Keşiğe”
Selam yolladım eski dostun Yarımeşe’ye
Bu yokuşta kalmazken dizde mecâl, sakızlaa
Gölgende dinlendirdin halkı Çatalsakızlaa
Gördün, Araç Çayında uğultulu taşkınlar
Koç Çavuş’un bağında patlak veren baskınlar
Önünden geçti nice akıllılar, şaşkınlar
Kimi acı söylerdi, kimi de bal sakızlaa,
Sen hiç ayırım yapmadın, sevdin Çatalsakızlaa
Yağmur yağmaz aylarca, toprak çatlak ve katı,
Bakarım, bulutlanır, sonra açardı batı,
Toprağı oynattıkça Garbâ’nın Koca At’ı,
Saygı olsun diyerek eğdin bir dal Sakızlaa,
Kurtla kuşla selamlar şimdi, Çatalsakızlaa.
Aşağlarda bir taşta vardı sanki bir nal izi,
Düldülündür diyerek kandırırlardı bizi.
Görmek için bu yoldan sapardık dizi dizi
Unutulsa da o taş, hâlâ kutsal Sakızlaa
Her akşam, bizden selam söyle Çatalsakızlaa
Geçit resmi yaptılar nice eski kuşaklar,
Büyüdü çocuklar ve başta çoğaldı aklar
Senin gür dalların da bir gün kuruyacaklar
Buna yürek burkulur, fakat doğal, Sakızlaa,
Yeniden sök o zaman, fışkırır Çatalsakızlaa
Nail MEMİK
* * *
Bağ bozumuna nazaran, “Çay bozumu” daha uzun süren ve daha çok işi, zahmeti içeren bir süreçtir. Önce eriklerin dökülüp telef olmadan toplanıp, köye taşınıp ezmesinin, pestilinin yapılması, çizilip hoşaflık olacakların kurutulması gerekir. Erik ağır bir yüktür merkep için; onun için küfeler ancak yarısına kadar doldurulup eşeğe yüklenir. Gene de hayvan çok zorlanır. Boş giderken zaman zaman çok yavaş yürüyen eşek, sırtına bu ağır yük yüklenince, zorlanmasına rağmen yükü menziline (gideceği yere) bir an önce götürüp sırtından atmak hiç “deh” dedirtmeden hızlı hızlı yürüme gayreti içinde olur. Günde iki üç sefer yapmak gerektiğinde, bu iş eşek için olduğu kadar refakatçi için de zor ve sıkıcıdır.
Sonra elma toplayıp taşıma başlar. Sonra domatesleri taşıyıp salça yapma işi vardır. Üzüm toplama, sebze parsellerini bozma, fasulye (kuru) toplama, mısır kırma işleri başlar. Bu arada cevizler de olgunlaşmıştır. Ceviz dokuma ve toplama işleri de devam eder. Onların da köye taşınması her gün defalarca köye sefer yapmayı gerektirir. En son hasad edilen mahsul bal kabaklarıdır. Yeşil organları tamamen kurumasına rağmen babaannem tırnakları ile muayene ettiği kabakları daha “yetilmemiş” (olgunlaşmamış) diye toplatmazdı. İneklere kışın yedirmek için kesilip kurutulan mısır kozalarının taşınması aşamasında, koca kocaman, çeşitli renkte (beyaz, gri, siyah) bal kabakları da gene o çilekeş eşekle köye taşınır. Böylece çay bozumu da gerçekleşmiş olur.
4.Köyde Hayvancılık
Köyün kuzeyinde, doğu-batı istikametinde bir şerit halinde uzanan Kepez Sırtı ile köyün güneyinde, doğusunda Davutoba köyü sınırı, batısında Yörük köyü köy hududu ile sınırlı, güneyinde Araç Çayı vadisine kadar 5 km. genişlikte bir alan Akveren köyünün mer’asıdır.
Köyde her evin en az bir ineği, bazılarının iki ineği, birçok ailenin de birer çift öküzü bulunmaktaydı. Davar sürüsü sahibi üç aile vardı. Akçagil’in takriben 200 baş, çoğu erkeç diye bilinen (Akdeniz mıntıkası kara keçilerinden farklı, beyaz uzun tüylü, nispeten daha iri yapılı, eti daha makbul, ishal yapmayan) hayvanı vardı. Bunların arasında koyun sayısı pek azdı. Sürünün çobanı ailenin oğlu Deli Tevfik idi.
İkinci sürü sahibi aile Toruçgil’di. Onların da sürüsü takriben 200 baş hayvandı. Toruçgil’in sürüsünü tutulmuş (ücretli) çoban güderdi.
Üçüncü sürü sahibi aile Çakırağagil’di. Takriben 100 baş hayvanları vardı. Sürüyü, sahibi Sabri kendisi güderdi. Sabri genç, ileri derecede sigara, çay, rakı tiryakisi idi. Köyün gençleri ile iyi diyalog kurar, hıdrellezlerde, ziyafetlerde, kurban bayramlarında daha çok satış yapardı. Onun sürüsünde koyun ve kuzu nispeten daha çok olurdu.
Yazın çok sıcak günlerinde hayvanların bazıları hastalanırdı. Deli Tevfik’in Kepez sırtlarından aşağıdaki evine doğru yüksek sesle “Baba davar hastalandı, acele pıçak getir” diye bağırdığını duyardık. Alelacele kesilen, hastalığın ne olduğu araştırılmadan kesilen hayvanın eti aynı gün ücretli, ücretsiz komşular arasında paylaşılır, yenirdi.
Büyükbaş hayvan olarak (öküzler hariç) 60 haneli köyün 100 civarında ineği vardı. İnekleri gütmek (otlatmak) için özel tutulmuş bir çoban yoktu. Her gün bir aile inekleri gütmek sûretiyle bu problem halledilirdi. Bir mevsimde her aileye en az iki defa sıra gelirdi. Buna “sığır keşiği sırası” derlerdi. Biz çocuklara çok zor gelen, çok yorulduğumuzu, sıkıldığımızı hissettiğimiz bir işti bu.
İnekler sabahleyin sağıldıktan sonra, her aile ineğini erkenden köy meydanına getirir. O gün görevli aileye teslim eder. Aileden en az üç, varsa belki dört kişi o gün vazifelidir. Eşeğin heybesine öğle yemeği (azık) ve gün içinde içilecek su konur. Sığır sürüsü Araç Çayı istikametindeki mer’aya sürülür. Bir kişi sürünün bir yanında, öteki öbür yanında, bir kişi de gerisinde yer alır. Sürünün rahat otlayabilecek şekilde yayılması fakat hâkim olunamayacak kadar dağılmaması gerekir. Önemli olan bir husus da, sürünün ilerleme hızını ayarlamaktır. Sığırların öğle istirahatleri Araç Çayı kıyısındaki çınarların veya cevizlerin gölgesinde, "eylek" diye adlandırılan muayyen yerlerde olacaktır. O halde, köyden Çay’a üç kilometre mesafeyi saat 12 ile 12.30’da Çay’da olacak şekilde ayarlamak gerekmektedir.
Haziran ayında “sığır keşiği” sırası gelmiş kimseleri bazı ek sıkıntılar da bekler. Bu ayda bazı hayvanları “kölek tutar”. Bu, şu demektir: Bu ayda, bir cins büyük arı hayvanın tam kuyruk dibine sokulup hayvanı sokar. Canı yanan hayvan ne boynuzu ile ne de kuyruğu ile bu böceği uzaklaştırabildiği için can havli ile kuyruğu havada bütün hızıyla koşarak sürüden ayrılır. Bu olaya “kölek tuttu” denir. Kölek tutan ineğin peşinden bir kişinin de koşması, onun çay istikametine mi, yoksa komşu köy arazisi içinde mi koştuğunu tespit etmesi, ineği sonradan nerede bulabileceğini tahminde yararlı olur. Zira akşam herkesin ineğini sahibine teslim sorumluluğu taşımaktadır.
Sürü öğle vakti Çay’a, “eylek yerine” ulaşınca hayvanlar çaydan su içip, gölge yerlere gelir yatarlar. Güdücüler su içip bazen de Çay’a dalıp çıktıktan sonra (yıkandıktan sonra) kumanyalarını yer, istirahate çekilir. Saat 15.00 de bu defa Çay’dan köye doğru yokuş yukarı otlatma seferi başlar. Sıcaktan fazla etkilenmemek için biz çocuklar önce elbisemizle Çay’a girip çıktıktan sonra bu sefere katılırız. Akşam gün batarken sürüyü sağ salim köye getirdiğimizde, üzerimizdeki her şey de kurumuştur. Bu zahmetli iş ancak 60 gün sonra tekrar bize gelecektir.
Köyde et için besi hayvancılığı yoktur. Köyde yazın, köyün kasabı Şevket haftada iki gün sığır keser. Bunu başka yerlerden satın alıp getirir. Kesilen hayvanın etinin kolay satılması için “semiz” olması, yani yağlı olması lâzımdır. Yavan et, yağsız et makbul değildir. Gerçi ne türlü olursa olsun, Kasap Şevket’in eti birkaç saat içinde satılmış olur. Şöyle ki; haberi olanlar zaten kesip parçalarken kasabın yanındadırlar; en iyi kısımlarından alacaklarını alırlar. Geri kalan eti kasap herkesin nüfus sayısını, ödeme gücünü bildiği için, kendi takdirine göre taksim eder ve oğlu ile evlere gönderir. Para hiç önemli değildir; verirseniz alır; vermezseniz deftere yazar. İstanbul’a gittiğinde fırınları dolaşır, paraları tahsil eder.
Kış aylarının et ihtiyacı, Kasımda her ailenin bir besi ineği alarak ondan kıyma ve kavurma yapıp saklaması sûretiyle karşılanır. Kışlık kıymanın yapılması için havaların iyice serinlemesi, Kasımı beklemek, tüketiminin de Mayısa kadar bitirilmesi gerekir (Buz dolabının olmadığı dönemde). Kesilecek hayvanın semiz (yağlı) olması özellikle istenir. İneği yağsız çıkan komşusundan yağ takviyesi alır. Zira kıyma ve kavurmanın kış boyunca bozulmadan emniyetle saklanabilmesi, kaplarda basılıp dondurulması sırasında yağın üste çıkıp beyaz bir tabaka halinde donmak sûretiyle, kıymanın da hava almasını önleyerek bozulmamasında (serin yerde saklamak yanında) yardımcı olur.
Kıyma kavurma, iyi yemek yapmak kadar maharet ister. Künde üzerinde balta ile dövülerek yahut elle çevrilen et makinesi ile kıyılan kıymalar büyük pekmez tavalarında kavrulur. Tavaya koyulan kıyma kitlesini ateşte, suyunu saldığı dönemde, büyük kepçe şeklindeki tahta kaşıklarla devamlı karıştırarak, ezerek topaklar halinde olmaması, çözülmüş homojen bir duruma gelmesi sağlanır. Bu aşamadan önce tuz koymamak gerekir. Tuz eti sıktığı için bahis konusu işlemi zorlaştırır. Kıyma suyunu çektikten, kendini salıp kavrulma aşamasına gelirken tuzu ilave edilir ve devamlı karıştırmaya özen gösterilerek dip tutmasına engel olunur. Köpürerek kavrulmakta olan kıyma hafif kahverengi olup üstteki yağ tabakası göz göz delikler halinde köpürürken ateşten çekilir. Yaşlılar (babaannem) bu kıvamı çok iyi ayarlar. Zira tam kavrulmama, bozulma riski yaratır. Çok kavrulma yanma riski taşır. Ocaktan indirilen kıyma hemen (sıcakken) hazırlanmış kalaylı bakır tas, derin tabak, küçük boy sığ tencere gibi münasip kaplara tahta kaşıkla bastıra bastıra doldurulup (bu arada kıymanın üstüne yağın çıkması, kapatması sağlanır) soğumaya terkedilir. Ertesi gün, donmuş kıymalar, kondukları kaplar hafifçe ısıtılarak kaplardan çıkartılır; sepetlere koyulur ve serin bir odada asılarak saklanır. Genellikle kıyma esastır. Kavurma az yapılır. Aynı yol takip edilir.
Köyde bu anlatılanlar dışında et ihtiyacı zaman zaman horoz kesmek, ihtiyaçtan fazla tavukları kesmek, kaz, hindi kesmek sûretiyle karşılanır.
Köyün kasabı Şevket, kırmızı tombul, güleç yüzlü, şişman, hoşsohbet bir adamdı. Az konuşurdu, fakat her söylediğini tekrar ederek konuşmasını sürdürürdü. Bir Haziran günü, ikindi namazı sonrası cami şadırvanında sohbet edilirken hava birden karardı. Sağnak gelecek sanıldı; gelmedi. Fakat kararma hâli uzun süre devam etti. Aradan bir iki saat geçtikten sonra Şevket şöyle mırıldanıyordu: “Öğ, akşam oldu gibi olalı, epey oldu. Bu uşaklar (çobanları ve sığır güdenleri kastediyor) bugün bu akşamamın olmadığını bilememeli idiler. (Çünkü o zamanlar ne cep radyosu var, ne saatleri var) Akşam oldu sanmalı idiler, Allah Allah, ne devar geldi ne sığır geldi”. Bu kendi kendine söylemi duyan o zamanın çocukları (öğrencileri) bizler, gündüz vakti ne zaman hava kararsa, hemen “Akşam oldu gibi olalı epeyce oldu” tekerlemesini söyler, gülerdik.
V. Köyde Sosyal Hayat
Köylünün kış ayları hariç, her mevsim yapacağı işler vardır. Tarlalarını güzün ektirememiş olanlar toprağın tava gelmesi ile birlikte gecikmeden bu işi yapar veya yaptırır. Gene erken ilkbaharda bağlarında boş yerleri varsa, bağda veya tercihen Çay’da soğan sarımsak ekerler. Derken bağ beleme, bağ ayıklama, bağ çapalama, bu arada Çay’da fasulye, mısır ekimi, salatalık, kabak ekimi, domates, patlıcan, biber fideleme gibi işler önem kazanır. Onların sulanması, çapalanması devam eder. Derken ekinler olmaya başlar. “Irgatlık” denilen yoğun iş periyodu başlar. Irgatlık sonunda da, sonbaharda bağ bozumu, çay bozumu başlar. Bu işleri, kışa hazırlık faaliyetleri olarak bulgur yapmak, nişasta yapmak, erişte yapmak, tarhana yapmak, salça yapmak, turşu kurmak, değirmene buğday, mısır götürüp öğüttürerek bir kışlık unu ambara doldurmak gerekir. Sonbahar sonunda kıyma yapma, sucuk yapma, tarla kenarlarındaki meşelerden bir, iki tanesini keserek bağda, bahçedeki kurumuş ağaçlar varsa, onları keserek kışlık odunu avluda yığmak önemli işlerdir. Tarlaları sonbahar sonlarında ekmek (güz ekimi) tercih edilmelidir.
1.Okul
Köy ortasında köylünün kendisinin yaptırdığı bir ilkokul vardır. Bu okul hep üç sınıflı, tek öğretmenli olmuştur. Üç sınıfı bitirdikten sonra komşu köy Yörük köyündeki beş sınıflı ve beş öğretmenli yatılı bölge okuluna gitmişizdir. Bu okula Yörük köyünün kendi öğrencilerinden başka bizim Akveren köyünden, Sırçalı köyünden, Kadıbükü, Çerçen ve Kuzyaka köylerinden de öğrenciler gelirdi. Yatılı okula velîler kışlık odun getirir, mercimek, fasulye, nohut, soğan, un vs. aynî yardımda bulunurlardı. Öğretmenlerimizin hepsi öğretmen okulları mezunları idi. İçlerinden Saip Beyin sonradan, Ankara Dil-Tarih’te doçent olduğunu duymuştuk.
23 Nisanlarda okul, sınıflar o kadar güzel süslenir, öğrenciler, özellikle kızlar çeşitli renkli kropen kağıt elbiselerle o kadar güzel giyinirdi ki daha konuşmalar başlamadan, şiirler okunmadan heyecanı sabahtan başlardı. Öğretmenlerimizi çok sever, sayardık. Öğretmenlerden ikisinin (merhum Nezihe Hocahanım ile eşi Hilmi Bey hocamızın) Kastamonu Muallim Mektebinde babamın arkadaşlarından olduğunu sonradan öğrenmişimdir.